dadak_e
22.Ağustos.2012, 06:25
Nerede çocukluğumuzdaki o eski bayramlar? Hemen herkesin dilindedir bu söz. Nedense hiç kimse, eski bayramlarda yaşadığı hazzı hiç unutamıyor. Hep bir özlem ve hasret var. İster köyde ister şehirde olsun hiç fark etmez. Her dönem, bayram ziyaretlerinin ortak konusu oluyor bu hasret.
Bir türlü yaşadığımız bayramlardan, geçmiştekilerin o inanılmaz mutluluk hazzını çıkaramıyoruz. Acaba neden?
Ekonomik nedenlerden dolayı mı? Yoksa haleti ruhiyemizden mi? Manevi atmosferden mi? Daha evrensel düşünürsek, İslam dünyasının içler acısı halinden mi?
Binlerce soru sıralamak mümkün. Hepsinin etkisi var mutlaka. Ama hiçbirisi 'acaba' sorusuna aradığımız tam cevap değil.
Farklı bir şey arıyor insan. Ama ne olduğunu bilmiyor işin garibi. Acayip bir durum.
Hani insan yeni geldiği bir büyükşehirde, kalabalık bir caddede kaybolmuştur. Nereye gideceğini bilemez ya. Aynen öyle.
Hep merak edilir. O eski bayramlarda 'ne vardı da şimdi ne yok' diye.
Şöyle dönüp geriye baktığımızda ne görüyoruz?
Galiba en başta geçim sıkıntısı. Bugün 30 yaşından büyük olanlar için, çocukluk yılları ekonomik refahın dip yaptığı dönemler. Türkiye'de fakirlik ve yokluk kol geziyor.
Duvarlarda gaz lambası. Sokaklarda ekmek, çay, şeker ve tüp kuyrukları. Belde yamalı pantolonlar ve ayaklarda yamalı çoraplar! Yiyecek ekmek yok. Memleket iki sente muhtaç.
Tam anlamıyla sefalet ve yoksulluğun yaşandığı yıllar.
Ama ne hikmetse, bayram gelince unutulup gidiyor, hepsi. Farklı bir hissiyat ve heyecan kaplıyor insanı. Yoksulluk ve yokluk, birden berekete dönüşüyor.
Eski bayramların tadı, herkesin dilindedir. Unutulmayan birkaç kare, birkaç anı mutlaka vardır.
Hepsinin ortak noktası ise, çocukluk dönemine ait olması. İşte birkaç örnek.
Arife günündeki alışveriş telaşı, çocuklukta bir başkadır. Nedense bayramlık giysiler hep o gün alınır. Eski bayramların unutulmazıdır.
Anadolu'da yine arife günü sokaklarda dağıtılan yağda pişirilmiş 'bişi'ler. Tadı hâlâ damaklardadır. Bayramın bereketini temsil eder.
Özellikle gece yatarken, başucuna koyup o bayramlıklarla sabahlamak. Belki bayramın asıl manasıdır, bu tatlı uyku. Hele sabahleyin kalkınca, gözlerini açınca ilk gördüğü şeyin dün sevincini yaşadığı bayramlık olması. Tarif edilemez bir mutluluktur. O elbiseleri giyip, aynada görünen silüet bir prens veya prensestir.
Lastik veya naylon ayakkabılar yerine 'iskarpin' giymek. Oldukça klas gelir o yaşta. Dört gözle bayram namazından dönecek ebeveynler beklenir. Tamamen duygusal nedenlerden. Elini öpüp, harçlığı kapınca, elde poşet başlar mahalle turu.
Hiç yorulmadan en ücra köşeye kadar gidilir, şeker poşetini doldurmak için. Şeker yerine madeni para veya sakız veren ihmal edilmez. Mutlaka ikinci kere kapısı çalınır.
Biriken harçlıklarla lunaparka gidip çarpışan arabalara binmeden olmaz zaten. Mide üşütünceye da kadar dondurma yenir, buz gibi gazoz içilir.
Sinemada yeni çıkmış flaş bir 'Cüneyt Arkın' filmi de arkadaşlarla birlikte izlenir. Farklı şehirlerden gelen akraba çocuklarıyla şeytana uyup yapılan bağ-bahçe haylazlıkları da cabası.
Ailece gidilen bayram ziyaretlerinin tadı ise bambaşkadır. Her gidilen evde mutlaka yemek sofrası kurulur. İster aç ister tok olunfark etmez. Sofrada; nohutlu doğa çorbası, yaprak sarması, kuzu kavurma, pirinç pilavı ve erik hoşafı ise olmazsa olmazdır.
Bin bir zahmetle hazırlanan ev yapımı nefis cevizli baklava finaldedir.
Velhasıl bayram büyük bir heyecan dalgası, mutluluk patlamasıdır. Kanaatin zirvesi, bereketin ta kendisidir.
İşin doğrusu, nerede o eski bayramların cevabı galiba belli. Bir televizyon dizisinin dillere pelesenk olan klişesi gibi 'çocukluğa inmekte'.
Tadı bayramlarda değil kendimizde aramak lazım. Çocukluğun verdi safiyette. Onun getirdiği küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilme yeteneğinde.
Hayırlı bayramlar efendim.
Bir türlü yaşadığımız bayramlardan, geçmiştekilerin o inanılmaz mutluluk hazzını çıkaramıyoruz. Acaba neden?
Ekonomik nedenlerden dolayı mı? Yoksa haleti ruhiyemizden mi? Manevi atmosferden mi? Daha evrensel düşünürsek, İslam dünyasının içler acısı halinden mi?
Binlerce soru sıralamak mümkün. Hepsinin etkisi var mutlaka. Ama hiçbirisi 'acaba' sorusuna aradığımız tam cevap değil.
Farklı bir şey arıyor insan. Ama ne olduğunu bilmiyor işin garibi. Acayip bir durum.
Hani insan yeni geldiği bir büyükşehirde, kalabalık bir caddede kaybolmuştur. Nereye gideceğini bilemez ya. Aynen öyle.
Hep merak edilir. O eski bayramlarda 'ne vardı da şimdi ne yok' diye.
Şöyle dönüp geriye baktığımızda ne görüyoruz?
Galiba en başta geçim sıkıntısı. Bugün 30 yaşından büyük olanlar için, çocukluk yılları ekonomik refahın dip yaptığı dönemler. Türkiye'de fakirlik ve yokluk kol geziyor.
Duvarlarda gaz lambası. Sokaklarda ekmek, çay, şeker ve tüp kuyrukları. Belde yamalı pantolonlar ve ayaklarda yamalı çoraplar! Yiyecek ekmek yok. Memleket iki sente muhtaç.
Tam anlamıyla sefalet ve yoksulluğun yaşandığı yıllar.
Ama ne hikmetse, bayram gelince unutulup gidiyor, hepsi. Farklı bir hissiyat ve heyecan kaplıyor insanı. Yoksulluk ve yokluk, birden berekete dönüşüyor.
Eski bayramların tadı, herkesin dilindedir. Unutulmayan birkaç kare, birkaç anı mutlaka vardır.
Hepsinin ortak noktası ise, çocukluk dönemine ait olması. İşte birkaç örnek.
Arife günündeki alışveriş telaşı, çocuklukta bir başkadır. Nedense bayramlık giysiler hep o gün alınır. Eski bayramların unutulmazıdır.
Anadolu'da yine arife günü sokaklarda dağıtılan yağda pişirilmiş 'bişi'ler. Tadı hâlâ damaklardadır. Bayramın bereketini temsil eder.
Özellikle gece yatarken, başucuna koyup o bayramlıklarla sabahlamak. Belki bayramın asıl manasıdır, bu tatlı uyku. Hele sabahleyin kalkınca, gözlerini açınca ilk gördüğü şeyin dün sevincini yaşadığı bayramlık olması. Tarif edilemez bir mutluluktur. O elbiseleri giyip, aynada görünen silüet bir prens veya prensestir.
Lastik veya naylon ayakkabılar yerine 'iskarpin' giymek. Oldukça klas gelir o yaşta. Dört gözle bayram namazından dönecek ebeveynler beklenir. Tamamen duygusal nedenlerden. Elini öpüp, harçlığı kapınca, elde poşet başlar mahalle turu.
Hiç yorulmadan en ücra köşeye kadar gidilir, şeker poşetini doldurmak için. Şeker yerine madeni para veya sakız veren ihmal edilmez. Mutlaka ikinci kere kapısı çalınır.
Biriken harçlıklarla lunaparka gidip çarpışan arabalara binmeden olmaz zaten. Mide üşütünceye da kadar dondurma yenir, buz gibi gazoz içilir.
Sinemada yeni çıkmış flaş bir 'Cüneyt Arkın' filmi de arkadaşlarla birlikte izlenir. Farklı şehirlerden gelen akraba çocuklarıyla şeytana uyup yapılan bağ-bahçe haylazlıkları da cabası.
Ailece gidilen bayram ziyaretlerinin tadı ise bambaşkadır. Her gidilen evde mutlaka yemek sofrası kurulur. İster aç ister tok olunfark etmez. Sofrada; nohutlu doğa çorbası, yaprak sarması, kuzu kavurma, pirinç pilavı ve erik hoşafı ise olmazsa olmazdır.
Bin bir zahmetle hazırlanan ev yapımı nefis cevizli baklava finaldedir.
Velhasıl bayram büyük bir heyecan dalgası, mutluluk patlamasıdır. Kanaatin zirvesi, bereketin ta kendisidir.
İşin doğrusu, nerede o eski bayramların cevabı galiba belli. Bir televizyon dizisinin dillere pelesenk olan klişesi gibi 'çocukluğa inmekte'.
Tadı bayramlarda değil kendimizde aramak lazım. Çocukluğun verdi safiyette. Onun getirdiği küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilme yeteneğinde.
Hayırlı bayramlar efendim.