29.Mayıs.2016, 06:44
İSTİKAMET TOKAT (OCAK 2016)
Epeydir Tokat’a ava gitmek istiyordum. Bizim ekip Turhal’a bir domuz avı düzenleyince hemen bende guruba katıldım. İstikamet cuma gününden hep beraber Tokat’ın güzel ilçesi Turhal’dı.
Sabahın ilk ışıkları doğmadan daha saatimin alarmı bile çalmadan yeni bir av heyecanı ile uyandım. Oteldeki tüm avcıları uyandıran kalk borusunu takiben sıkı bir kahvaltı yapıp daha sonrada av yerinde bekte duracağımız yerlerin kurasını çektik. Tüm ekip lobide buluşup büyük umutlar ile dört çeker arabalarımıza doluştuk. Az gittik uz gittik derken birkaç köy geçip her tarafı karlar ile kaplı güzel bir manzarası olan av yapacağımız doğa harikası yere geldik. “Haydi rastgele.” diyerek numara sıramıza göre yerlerimize bırakıldık. Ben günün bu ilk postasında sekiz numara idim. Bek yapacağım yere gelince yavaşça arabadan inerken içerideki dostlarıma sıcak bir gülücükle iyi avlar dileyip karlara ilk adımımı attım. Durduğum yerden karşı yamaya mesafe iki yüz elli metre civarı idi. Bazı kısımları çıplak, bazı kısımları ise kısa meşelikti. Biraz etrafıma bakındıktan sonra duracağım yere karar verip sessizlik konumuna geçtim.
Geçen yirmi dakikadan sonra bulunduğum yamanın sol alt tarafından gelen domuz sürüsünün kardaki ayak seslerini duydum. Hafifçe soluma dönünce sık meşeliğin içerisinde hayal gibi ancak birkaç karaltı görebildim. Domuzlar direkt olarak benim altıma doğru geliyorlardı. Durduğum yerden alt tarafa doğru ağaçların arasından otuz metre kadar dar bir açık alan vardı. Bundan başkada aşağıya tüfek atacak uygun bir yer yoktu. Şimdi tek şansım sürünün daha fazla aşağıdan değil de bu açıklıktan geçmesini ummaktı. Fakat olay böyle gerçekleşmedi. Hayalet sürü biraz daha alttan kendini bana göstermeden yamaya paralel olarak geçip gitti. Hiç olmadı durduğum yola biraz ileriden çıkarlar mı diye sessizce beklesem de o anki büyük umutlarımda uçtu gitti. Tabii ki bu kısa heyecan beni fazlası ile motive etmeye yetmişti. Daha postanın başında bu kadar domuz ayaklandığına göre etraf domuzdan yıkılıyor diye düşündüm. Kim bilir belki de bu düşünce sadece züğürt tesellisiydi. Ama öyle olmadığını çok geçmeden anladım.
Geçen yarım saatten sonra sağ üst tarafımdan birkaç el tüfek patladı. Ben aşağılara bakıp acaba bana doğru gelen var mı diye etrafı gözetlerken silah sesine doğru kafamı yavaşça karşı yamaya doğru kaldırdım. Bu esnada vurulup düşen bir avı ve kaçışan diğer domuzları görebildim. Hava bulutlu ve sabah erken saatlerde olduğumuz için batıya bakan karşı tarafların bayağı karanlık olması görüşümü azaltıyordu. Bizim üç küçük hınzır domuz sık meşelik paftalarının içerisinde dura kalka ve bazen de saklanarak ilerledikleri o muhteşem manzarayı sizlere tarif edemem. O anı anlamak için sadece orada olup yaşamak gerekiyordu. Gördüğüm sahneler gerçekten iyi bir ekip tarafından çekilmiş yabancı belgesel kalitesindeydi. Domuzlar her sıklığın içinde beklediler. Arkalarında köpek olmadığı için hiç acele etmeden ve tehlikeyi minimuma indirip öyle güzel bir şekilde sıvışıp uzaklaştılar ki tek kelime ile muhteşemdi. Emin olun yanımda bir kameraman olsa hayatının yaban belgeselini çekerdi.
Şimdi güneş bulutların arasından çıkıp bize güzel yüzünü gösterip içimizi ısıtıyordu. Bu sayede her yer daha bir aydınlık daha bir güzel görünüyordu. Ben ise hala altımdan geçip bana kendini göstermeyen o hayalet domuzlara kafayı takmış bir vaziyette söylenip duruyordum. Tam bu esnada yine köpeğin sesi karşı yamadan geldi. Tepelere doğru bakınca bir de ne göreyim, kopoyun biri katmış önüne on kadar domuzu sola doğru koşturuyor. Uzakta olsa ayakta desteksiz arkalarından iki fişekte ben yolladım. İşin aslı yanına gidemeyeceğim yani ele geçiremeyeceğim ava tüfek atmayı sevmesem de, bu sefer gaza gelip ben de iki el ateş etmiştim. Doğal olarak bu isteksiz atışlarımdan sonuç alamamıştım. Ben kendime keşke atmasaydın diye içerlerken bizim inatçı köpek tekrardan sürüyü çevirdi. O sürü kopoy ne yaptı ise hep ormanın içinde gezindi durdu. Asla bana doğru gelmediler. Bir daha tüfek atabileceğim bir pozisyon hiç olmadı. Ben geçen iki saat boyunca heyecan içerisinde uzaktan köpeğin havlamasını duyup, domuzlarında ara sıra karaltılarını seçebilmiştim. Akıllı domuzlar asla yapraklı meşe ormanının dışına çıkmadılar. Sonrada sürencilerin oraya gelmesini fırsat bilip alttan kaçıp sık ormanda kendilerini kaybettirdiler. Bu birinci posta seyir açısından çok keyifli geçmişti. Çokça av görmüş, iki el de tüfek atmıştım. Gerçekten o domuz sürülerini uzaktan da olsa seyretmek bana bayağı zevk vermişti. Karla kaplı o uçsuz bucaksız dağlarda doğanın muhteşem güzelliklerine bir kere daha şahit olmuştum.
Üç saat gibi uzun süren bu postadan sonra ikinci sürek için yerlerimize bırakıldık. Bu sefer durduğum yeri pek sevmedim. Çünkü hem önüm kapalı, hem de kuytu bir yerdi. Yani güneşin o sıcak ışıklarından nasibimi alamıyordum. İlk avda güneşin ısıtmasından dolayı parkamın önünü açıp, eldivenlerimi çıkaran ben bu sefer yavaştan üşümeye başlamıştım. Geçen bir buçuk saat sonunda hiçbir av da göremeyince soğuğu daha çok hissetim. Etraftan birkaç el tüfek sesi gelse de bu beni motive etmeye, içimi ısıtmaya yetmedi. Allahtan bu posta erken bittide aç karnına daha fazla karların üzerinde üşümedim. Hepimiz toparlandıktan sonra arazide buz gibi bir havada yakılan ateşin başında güzel bir yemek yedik. Sıcaklık gölgede eksi beş derece olmasına rağmen ortamın güzelliğinden ateşin sesi bile insanın içini ısıtmaya yetiyordu. Hep beraber yemeğimizi yerken bizi ziyarete gelen orman görevlileri de kontrollerini yaptılar. İlk posta çok domuz çıkmasından ve arazinin çok geniş olmasından dolayı bayağı uzun sürmüştü. Bundan dolayı da havanın kararmasına bir buçuk saat kaldığı için üçüncü süreği yapacak zaman kalmadığından otele dönmeye karar verdik.
Pazar sabahı ikinci av günümüz için otelin önünden ciplerimize bindik. Arabayı kullanan rehber Hakan bana bu postada son avcının yani benim çok yürüyeceğimi ama çok da av göreceğimi söyledi. Lafın arasında yanıma bolca fişek almamı da tembihledi. Ben bu bilgiyi aldıktan sonra doğal olarak yerimde duramaz oldum. Artık oyalanmayalım da bir an evvel av sahasına gidelim de sürek başlasın diyordum. Neyse bir saat kadar karla kaplı şahane manzaralı köy yollarında yolculuk ettikten sonra av yapacağımız araziye geldik. İlk beş kişiyi yerlerine bıraktıktan sonra daha fazla araba ile gidecek yol olmadığından yola yayan devam ettik. Arabadan indikten sonra Hakan bana çıkacağımız zirveyi işaret etti. ”O tepedeki tek ağacı görüyor musun abi?” dedi. Yavaşça başımı kaldırıp zirveye doğru baktığımda karlı dağın tepesindeki hayatını yalnız başına geçiren o talihsiz tek ağacı seçebildim. İçimden az da yol değilmiş diye geçirsem de kimseye bir şey demedim. Hakan tekrardan bana sokulup “İstersen başkası ile yerini değiştir abi.” dedi. Ben de “Nasibimi geri çevirmem, hadi yürüyelim.” dedim. Başladık karların üzerinde yürümeye. Herkesi birer birer yerlerine bırakırken dik karlı yolda fazla zorlanmadan yol alıyordum. Yürürken ara sıra kafamı kaldırıp zirveye bakıp kendimi tartsam da fazla bir zorluk çekeceğimi hiç düşünmüyordum. Çünkü uzun av yürüyüşlerini hem sever, hem de yılmazdım. Şimdiye kadar da hiçbir av da yürüme problemi çekmemiştim. Her avda önden giden biri olarak bana neden “İstersen yerini değiştir abi.” demelerine bir anlam verememiştim. Yoksa artık yaşlanıyor muydum?
Artık postanın sonuna doğru yaklaşıyorduk. Yani, benim çıkacağım zirveye iki yüz metre kadar kalmıştı. Avcı olarak ben ile Barış, rehber olarak da Hakan ile Yaşar kalmıştı. Hep beraber yola devam ediyorduk. Biraz daha yürüdükten sonra Barış’ı bırakacağımız yere henüz gelmemiştik ki yürüdüğümüz orman yolu bitti. Sanki biri şaka mı yapıyordu bilmiyorum ama durum şimdi ciddileşmeye başlamıştı. Hakan önde ben de arkasından diğerleri de benim ardımdan daldık dik, karlı ve sık yapraklı meşeliğe. Zeminin çok yumuşak ve karlı olmasından dolayı yürürken zorlanmaya başladım. Biraz daha yükselince meşelik daha sıklaştı, daha da dikleşti. Elimle hem tüfeği tutuyor, hem de dalları açıyordum. İşte o zaman üzerimdeki ağırlıklar beni bayağı zorlamaya başladı. Dizlerim boşalıyor gibiydi. Bu durumu fark edip halimi anlayan, sağ olsun rehber Yaşar “Tüfeği bana ver abi.” dedi. Ben de olur mu falan filan bile demeden yani fazla nazlanmadan hemen tüfeğimi ona verdim. Hayatımda ilk defa bir yükümü bir kişiye taşıttırma durumunda idim. Benim yürürken yalpalamama ve bazen kaymamak için dört ayak tırmanmama arkamdan gelen Barış gülümsese de ben büyük bir azim ile yürümeye devam ettim. Son olarak Barış’ı yerine bırakacakken Hakan yer değiştirme teklifini yineledi. Ben de “Buraya kadar geldim devam edelim.” dedim. Dedim de meğerse son yüz metrenin daha da zorlu olduğunu yürüyünce öğrenecekmişim. Üç yıldır köpeğim olmadığından çulluk avına gidemediğim için vücudumun hamlığı beni bu uzun yürüyüşte biraz zorluyordu. Ben niye antrenman yapmadan bu ava geldim diye kendi kendime söyleniyorken aşağıdan kopoyların sesleri bize doğru gelmeye başladı. Zirveye daha yirmi metre vardı ve yürüdüğümüz yer gerçekten çok dikti. Ayakta durmak bile zordu. Ben içimden erken gelen köpeklere kızarken Yaşar bana tüfeği uzattı ve “Dikkatli ol abi, köpekler geliyor.” dedi. Uzanıp silahı aldım ama bende fazla hal yoktu. Neyse birkaç dakika orada bekledikten sonra köpekler susunca tüfeği tekrar Yaşar’a verip son yirmi metre o muhteşem dikliği çıkmak için kalan son çabamı harcayıp üç beş adım atmıştım ki, yine aşağıdan köpek sesleri duyuldu. Yaşar yine tüfeği bana uzatınca ben de ona bu sefer “Sende kalsın, istersen sen atabilirsin.” deyince çok şaşırdı kaldı. Onun yüzünü görmenizi isterdim. Eminim benim suratımda görülmeye değerdi. Allahtan bir av çıkmadı da fazla kafayı takmadım. Şu anda benim aklımdaki tek düşünce son yirmi metreyi çıkıp düzlüğe ulaşmaktı. Nasıl olsa buraya çok domuz çıkacak demediler mi? Ben de nasibimi bir şekilde alırım diye düşünüp son bir gayret tepeye tırmandım.
Şimdi aşağıdan hayal meyal gördüğüm ve bana uzak gelen o karlı zirveye çıkıp, kendi bayrağımı dikmiştim. Yani tepeyi zor da olsa fethetmiştim. Çıplak tepede yıllarca yalnız başına duran o tek ağaca selam verip onun bölgesinde avlanmak için iznini istedim. Bu sefer de içimdeki bitmek tükenmek bilmeyen av hırsı, inatçı kişiliğim ile birleşip beni bir kez daha hedefime zor da olsa ulaştırmıştı. Şimdi dağın tepesinde yorgun ama muzaffer bir komutan gibi duruyordum. Hayatımda hiçbir avda bu kadar zorlanmamıştım. Ayakta durduğum yerde körük gibi nefes alıyordum. Yaşar’dan tüfeğimi tekrardan aldım sonrada tepeden birkaç metre kadar aşağıya doğru yürüdüm. Durmak için karşı tepe ve eteklerini net olarak görecek bir yer seçtim. Daha sonrada kendimi ıslanmayı ve üşümeyi göze alarak karın üzerine çuval gibi bırakıp yere oturdum. Sağ olsun Yaşar’ın getirdiği içi saman dolu yastığın üzerine kurulunca da artık soğuk da işlemez olmuştu. Şimdi keyifle oturmuş etrafımı gözetlerken uzaktan kopoyların havlamaları bile daha bir hoş geliyordu.
Etraftan ara sıra duyduğum silah sesleri bana güzel bir türkü gibi geliyordu. Bazen köpekler havlayıp beni heyecanlandırıyor, bazen de araziyi tam bir sessizlik kaplıyordu. Tam zirvenin kenarında oturuyordum. Seyrettiğim o karlı manzara gerçek bir kartpostal gibiydi. Esen keskin rüzgardan yanaklarım yansa da hiç şikayetçi değildim. Yerime ulaşmış olmaktan ve bulunduğum ortamdan o kadar mutluydum ki tüm yorgunluğum gitmiş keyfim yerine gelmişti. Oturduğum yerden yavaşça sağdan sola doğru gözetlerken sol tarafımda bir karaltı fark ettim. Gözlerimi oraya çevirdiğimde önde büyük arkada küçük iki domuzu meşelerin içinde ama küçük bir açıklık alanda gördüm. Mesafe tahmini yüz yirmi metre civarı idi. Hemen sol dirseğimi yerde kırdığım sol dizimin üstüne koyup destek alıp büyük domuza ateş ettim. Fakat tüfeği kaldırdığımda hayvanın ilk boynunu gördüğüm ve nişanımı değiştirip daha geniş bir alan olan koltuk altına tutmadığım için domuzun ani hareketi ile atışım manke olmuştu. Tüfek sesi ile beraber domuzlar geriye dönünce bu seferde arkadaki koşan küçük olan domuza tüfek attım. Ama onu da vuramadım. Şimdi iki domuz kısa meşeliğin içine girmişti. Sola, ileriye veya biraz yukarıya çıkıp da sağa dönerse görme ihtimalim dolayısı ile de bir daha atış imkanım olamayacaktı. Bu kadar efor boşa gitmek üzere idi. Ormanda koşan domuzlar gözden kaybolmuşken önde ilerleyen büyük domuz takribi iki yüz metre mesafedeki iki metrelik açıklıktan diğer meşeliğe geçti. Bende hemen tüfeğimi kaldırıp o ufak aralığa tuttum. Küçük olan domuz da o açıklıktan geçerken tetiği yavaşça ezdim. Önce merminin patlama sesi, sonra da çekirdeğin ete yapışmasının sesi kulağımda çınladı. Ben avımın vurulup vurulmadığını göremedim. Ama büyük domuzun meşeliğin içinde hayal meyal koştuğunu fark ettim. Küçük olan yani benim ateş ettiğim ise meşelikten çıkmamıştı.
Domuzun düştüğünü göremesem de vurmuş olduğumu düşünüyordum. Ama net bir şey söyleyemiyordum. Birazdan silah sesine yanıma gelen rehberlerde vurduğumu ve domuzun düştüğünü gördüklerini söylediler. Ama hala benim aklımda acaba mı? sorusu vardı. İki dakika kadar sonra tahmini domuzun düştüğü yere gelen köpekler meşeliğin içinde bayağı havlayıp orada oyalanınca domuzu vurduğuma biraz daha ikna oldum. Ben oturduğum yerden kalkmadan bir saat daha av bekledim. Ama başka gelen giden olmadı. Yani yanıma o kadar çok mermi alıp taşımama gerek yokmuş. Artık sürenciler domuzu vurduğum yere kadar gelmişlerdi. Yani birbirimizi uzaktan da olsa görebiliyorduk. Hakan yanıma gelip “Av bitti hadi gidelim abi.” deyince ben de “Avımı bulmadan gelmem.” diyerek onlardan ayrılıp sürencilere doğru tepeden inip diğer tepeye doğru karların içinde zorlanarak da olsa yürümeye başladım. Bata çıka bir yolculuktan sonra üç kişi avımı aramaya başladık. Tüfek attığım karşı tepeye bakıp şurada olmalı, yok buradadır derken köpeklerin birbirlerine hırlaması ile on metre sağımıza yöneldik. Domuzu bizden önce bulan kopoy kendi payını almaya başlamıştı bile. Kısa ve sık meşeliğin içinde vurulup kalan avımın yanına vardığımda aksi ve hırçın köpek hepimize hırlamaya başladı. Önce diğer köpekleri domuzun yanına sokmayan barak daha sonra bize diş gösterdi. Anlaşılan bizi domuzun yanına sokmaya niyetli değildi. Allahtan sürencilerden Necati kestiği bir meşe dalı ile köpeği kovaladı da bizde sık meşelikte domuzuma ulaştık. Avımın düştüğü yer çok sık olduğundan yanına girmemiz gerçekten zor oldu. Neyse ki diğer sürencideki nacak ile etrafı bayağı bir tıraşlayınca bize de fotoğraf alacak kadar bir açıklık oluştu.
Sonunda büyük bir efor harcayıp zirveye çıkmış, atışımı yapmış ve gidip domuzumu ele geçirip avımı tamamlamıştım. Dönüş yolunda kendi kendime “Bir daha buraya gelirsen bu zorlu zirveye çıkar mısın?“ diye sordum. Biraz düşündükten sonra cevabım bir kere daha evet idi. Eğer konu avcılık ise biraz antrenman ile aşılmayacak engel yoktur diye düşündüm. Şimdi üç kişi dönüşe geçmiştik. Oradan buradan konuşup sohbet ediyorduk. Fakat bir şey farklı idi. Bu sefer aynı zorlu yoldan değil güzel bir araba yolundan dönüyorduk. Bayağı şaşırmıştım. Necati’ye dönüp “Bu yol bizi arabaların oraya götürür mü?” dedim. O da bana “Tabii ki gider. Ama diğer avcıları bek yerlerine bırakmak için aşağıdaki yoldan yürümek lazımdı.” dedi. Yani ben tek başıma bu yoldan fazla yorulmadan o zorlu zirveye çıkabilirmişim. Bunu öğrendikten sonra daha fazla bir şey söylemedim ve de başka bir yazmayacağım.
Aşağıya indiğimizde benim atıp ta vuramadığım büyük domuzu Yakup’un vurduğunu öğrence sevincim bir kat daha arttı. Tüm avcı dostlarıma her daim rastgele.
http://i.hizliresim.com/ZdDEjG.jpg
http://i.hizliresim.com/kvkWDJ.jpg
http://i.hizliresim.com/NEq1og.jpg
http://i.hizliresim.com/aE5GA2.jpg
http://i.hizliresim.com/YbBN9k.jpg
http://i.hizliresim.com/81gdr1.jpg
Epeydir Tokat’a ava gitmek istiyordum. Bizim ekip Turhal’a bir domuz avı düzenleyince hemen bende guruba katıldım. İstikamet cuma gününden hep beraber Tokat’ın güzel ilçesi Turhal’dı.
Sabahın ilk ışıkları doğmadan daha saatimin alarmı bile çalmadan yeni bir av heyecanı ile uyandım. Oteldeki tüm avcıları uyandıran kalk borusunu takiben sıkı bir kahvaltı yapıp daha sonrada av yerinde bekte duracağımız yerlerin kurasını çektik. Tüm ekip lobide buluşup büyük umutlar ile dört çeker arabalarımıza doluştuk. Az gittik uz gittik derken birkaç köy geçip her tarafı karlar ile kaplı güzel bir manzarası olan av yapacağımız doğa harikası yere geldik. “Haydi rastgele.” diyerek numara sıramıza göre yerlerimize bırakıldık. Ben günün bu ilk postasında sekiz numara idim. Bek yapacağım yere gelince yavaşça arabadan inerken içerideki dostlarıma sıcak bir gülücükle iyi avlar dileyip karlara ilk adımımı attım. Durduğum yerden karşı yamaya mesafe iki yüz elli metre civarı idi. Bazı kısımları çıplak, bazı kısımları ise kısa meşelikti. Biraz etrafıma bakındıktan sonra duracağım yere karar verip sessizlik konumuna geçtim.
Geçen yirmi dakikadan sonra bulunduğum yamanın sol alt tarafından gelen domuz sürüsünün kardaki ayak seslerini duydum. Hafifçe soluma dönünce sık meşeliğin içerisinde hayal gibi ancak birkaç karaltı görebildim. Domuzlar direkt olarak benim altıma doğru geliyorlardı. Durduğum yerden alt tarafa doğru ağaçların arasından otuz metre kadar dar bir açık alan vardı. Bundan başkada aşağıya tüfek atacak uygun bir yer yoktu. Şimdi tek şansım sürünün daha fazla aşağıdan değil de bu açıklıktan geçmesini ummaktı. Fakat olay böyle gerçekleşmedi. Hayalet sürü biraz daha alttan kendini bana göstermeden yamaya paralel olarak geçip gitti. Hiç olmadı durduğum yola biraz ileriden çıkarlar mı diye sessizce beklesem de o anki büyük umutlarımda uçtu gitti. Tabii ki bu kısa heyecan beni fazlası ile motive etmeye yetmişti. Daha postanın başında bu kadar domuz ayaklandığına göre etraf domuzdan yıkılıyor diye düşündüm. Kim bilir belki de bu düşünce sadece züğürt tesellisiydi. Ama öyle olmadığını çok geçmeden anladım.
Geçen yarım saatten sonra sağ üst tarafımdan birkaç el tüfek patladı. Ben aşağılara bakıp acaba bana doğru gelen var mı diye etrafı gözetlerken silah sesine doğru kafamı yavaşça karşı yamaya doğru kaldırdım. Bu esnada vurulup düşen bir avı ve kaçışan diğer domuzları görebildim. Hava bulutlu ve sabah erken saatlerde olduğumuz için batıya bakan karşı tarafların bayağı karanlık olması görüşümü azaltıyordu. Bizim üç küçük hınzır domuz sık meşelik paftalarının içerisinde dura kalka ve bazen de saklanarak ilerledikleri o muhteşem manzarayı sizlere tarif edemem. O anı anlamak için sadece orada olup yaşamak gerekiyordu. Gördüğüm sahneler gerçekten iyi bir ekip tarafından çekilmiş yabancı belgesel kalitesindeydi. Domuzlar her sıklığın içinde beklediler. Arkalarında köpek olmadığı için hiç acele etmeden ve tehlikeyi minimuma indirip öyle güzel bir şekilde sıvışıp uzaklaştılar ki tek kelime ile muhteşemdi. Emin olun yanımda bir kameraman olsa hayatının yaban belgeselini çekerdi.
Şimdi güneş bulutların arasından çıkıp bize güzel yüzünü gösterip içimizi ısıtıyordu. Bu sayede her yer daha bir aydınlık daha bir güzel görünüyordu. Ben ise hala altımdan geçip bana kendini göstermeyen o hayalet domuzlara kafayı takmış bir vaziyette söylenip duruyordum. Tam bu esnada yine köpeğin sesi karşı yamadan geldi. Tepelere doğru bakınca bir de ne göreyim, kopoyun biri katmış önüne on kadar domuzu sola doğru koşturuyor. Uzakta olsa ayakta desteksiz arkalarından iki fişekte ben yolladım. İşin aslı yanına gidemeyeceğim yani ele geçiremeyeceğim ava tüfek atmayı sevmesem de, bu sefer gaza gelip ben de iki el ateş etmiştim. Doğal olarak bu isteksiz atışlarımdan sonuç alamamıştım. Ben kendime keşke atmasaydın diye içerlerken bizim inatçı köpek tekrardan sürüyü çevirdi. O sürü kopoy ne yaptı ise hep ormanın içinde gezindi durdu. Asla bana doğru gelmediler. Bir daha tüfek atabileceğim bir pozisyon hiç olmadı. Ben geçen iki saat boyunca heyecan içerisinde uzaktan köpeğin havlamasını duyup, domuzlarında ara sıra karaltılarını seçebilmiştim. Akıllı domuzlar asla yapraklı meşe ormanının dışına çıkmadılar. Sonrada sürencilerin oraya gelmesini fırsat bilip alttan kaçıp sık ormanda kendilerini kaybettirdiler. Bu birinci posta seyir açısından çok keyifli geçmişti. Çokça av görmüş, iki el de tüfek atmıştım. Gerçekten o domuz sürülerini uzaktan da olsa seyretmek bana bayağı zevk vermişti. Karla kaplı o uçsuz bucaksız dağlarda doğanın muhteşem güzelliklerine bir kere daha şahit olmuştum.
Üç saat gibi uzun süren bu postadan sonra ikinci sürek için yerlerimize bırakıldık. Bu sefer durduğum yeri pek sevmedim. Çünkü hem önüm kapalı, hem de kuytu bir yerdi. Yani güneşin o sıcak ışıklarından nasibimi alamıyordum. İlk avda güneşin ısıtmasından dolayı parkamın önünü açıp, eldivenlerimi çıkaran ben bu sefer yavaştan üşümeye başlamıştım. Geçen bir buçuk saat sonunda hiçbir av da göremeyince soğuğu daha çok hissetim. Etraftan birkaç el tüfek sesi gelse de bu beni motive etmeye, içimi ısıtmaya yetmedi. Allahtan bu posta erken bittide aç karnına daha fazla karların üzerinde üşümedim. Hepimiz toparlandıktan sonra arazide buz gibi bir havada yakılan ateşin başında güzel bir yemek yedik. Sıcaklık gölgede eksi beş derece olmasına rağmen ortamın güzelliğinden ateşin sesi bile insanın içini ısıtmaya yetiyordu. Hep beraber yemeğimizi yerken bizi ziyarete gelen orman görevlileri de kontrollerini yaptılar. İlk posta çok domuz çıkmasından ve arazinin çok geniş olmasından dolayı bayağı uzun sürmüştü. Bundan dolayı da havanın kararmasına bir buçuk saat kaldığı için üçüncü süreği yapacak zaman kalmadığından otele dönmeye karar verdik.
Pazar sabahı ikinci av günümüz için otelin önünden ciplerimize bindik. Arabayı kullanan rehber Hakan bana bu postada son avcının yani benim çok yürüyeceğimi ama çok da av göreceğimi söyledi. Lafın arasında yanıma bolca fişek almamı da tembihledi. Ben bu bilgiyi aldıktan sonra doğal olarak yerimde duramaz oldum. Artık oyalanmayalım da bir an evvel av sahasına gidelim de sürek başlasın diyordum. Neyse bir saat kadar karla kaplı şahane manzaralı köy yollarında yolculuk ettikten sonra av yapacağımız araziye geldik. İlk beş kişiyi yerlerine bıraktıktan sonra daha fazla araba ile gidecek yol olmadığından yola yayan devam ettik. Arabadan indikten sonra Hakan bana çıkacağımız zirveyi işaret etti. ”O tepedeki tek ağacı görüyor musun abi?” dedi. Yavaşça başımı kaldırıp zirveye doğru baktığımda karlı dağın tepesindeki hayatını yalnız başına geçiren o talihsiz tek ağacı seçebildim. İçimden az da yol değilmiş diye geçirsem de kimseye bir şey demedim. Hakan tekrardan bana sokulup “İstersen başkası ile yerini değiştir abi.” dedi. Ben de “Nasibimi geri çevirmem, hadi yürüyelim.” dedim. Başladık karların üzerinde yürümeye. Herkesi birer birer yerlerine bırakırken dik karlı yolda fazla zorlanmadan yol alıyordum. Yürürken ara sıra kafamı kaldırıp zirveye bakıp kendimi tartsam da fazla bir zorluk çekeceğimi hiç düşünmüyordum. Çünkü uzun av yürüyüşlerini hem sever, hem de yılmazdım. Şimdiye kadar da hiçbir av da yürüme problemi çekmemiştim. Her avda önden giden biri olarak bana neden “İstersen yerini değiştir abi.” demelerine bir anlam verememiştim. Yoksa artık yaşlanıyor muydum?
Artık postanın sonuna doğru yaklaşıyorduk. Yani, benim çıkacağım zirveye iki yüz metre kadar kalmıştı. Avcı olarak ben ile Barış, rehber olarak da Hakan ile Yaşar kalmıştı. Hep beraber yola devam ediyorduk. Biraz daha yürüdükten sonra Barış’ı bırakacağımız yere henüz gelmemiştik ki yürüdüğümüz orman yolu bitti. Sanki biri şaka mı yapıyordu bilmiyorum ama durum şimdi ciddileşmeye başlamıştı. Hakan önde ben de arkasından diğerleri de benim ardımdan daldık dik, karlı ve sık yapraklı meşeliğe. Zeminin çok yumuşak ve karlı olmasından dolayı yürürken zorlanmaya başladım. Biraz daha yükselince meşelik daha sıklaştı, daha da dikleşti. Elimle hem tüfeği tutuyor, hem de dalları açıyordum. İşte o zaman üzerimdeki ağırlıklar beni bayağı zorlamaya başladı. Dizlerim boşalıyor gibiydi. Bu durumu fark edip halimi anlayan, sağ olsun rehber Yaşar “Tüfeği bana ver abi.” dedi. Ben de olur mu falan filan bile demeden yani fazla nazlanmadan hemen tüfeğimi ona verdim. Hayatımda ilk defa bir yükümü bir kişiye taşıttırma durumunda idim. Benim yürürken yalpalamama ve bazen kaymamak için dört ayak tırmanmama arkamdan gelen Barış gülümsese de ben büyük bir azim ile yürümeye devam ettim. Son olarak Barış’ı yerine bırakacakken Hakan yer değiştirme teklifini yineledi. Ben de “Buraya kadar geldim devam edelim.” dedim. Dedim de meğerse son yüz metrenin daha da zorlu olduğunu yürüyünce öğrenecekmişim. Üç yıldır köpeğim olmadığından çulluk avına gidemediğim için vücudumun hamlığı beni bu uzun yürüyüşte biraz zorluyordu. Ben niye antrenman yapmadan bu ava geldim diye kendi kendime söyleniyorken aşağıdan kopoyların sesleri bize doğru gelmeye başladı. Zirveye daha yirmi metre vardı ve yürüdüğümüz yer gerçekten çok dikti. Ayakta durmak bile zordu. Ben içimden erken gelen köpeklere kızarken Yaşar bana tüfeği uzattı ve “Dikkatli ol abi, köpekler geliyor.” dedi. Uzanıp silahı aldım ama bende fazla hal yoktu. Neyse birkaç dakika orada bekledikten sonra köpekler susunca tüfeği tekrar Yaşar’a verip son yirmi metre o muhteşem dikliği çıkmak için kalan son çabamı harcayıp üç beş adım atmıştım ki, yine aşağıdan köpek sesleri duyuldu. Yaşar yine tüfeği bana uzatınca ben de ona bu sefer “Sende kalsın, istersen sen atabilirsin.” deyince çok şaşırdı kaldı. Onun yüzünü görmenizi isterdim. Eminim benim suratımda görülmeye değerdi. Allahtan bir av çıkmadı da fazla kafayı takmadım. Şu anda benim aklımdaki tek düşünce son yirmi metreyi çıkıp düzlüğe ulaşmaktı. Nasıl olsa buraya çok domuz çıkacak demediler mi? Ben de nasibimi bir şekilde alırım diye düşünüp son bir gayret tepeye tırmandım.
Şimdi aşağıdan hayal meyal gördüğüm ve bana uzak gelen o karlı zirveye çıkıp, kendi bayrağımı dikmiştim. Yani tepeyi zor da olsa fethetmiştim. Çıplak tepede yıllarca yalnız başına duran o tek ağaca selam verip onun bölgesinde avlanmak için iznini istedim. Bu sefer de içimdeki bitmek tükenmek bilmeyen av hırsı, inatçı kişiliğim ile birleşip beni bir kez daha hedefime zor da olsa ulaştırmıştı. Şimdi dağın tepesinde yorgun ama muzaffer bir komutan gibi duruyordum. Hayatımda hiçbir avda bu kadar zorlanmamıştım. Ayakta durduğum yerde körük gibi nefes alıyordum. Yaşar’dan tüfeğimi tekrardan aldım sonrada tepeden birkaç metre kadar aşağıya doğru yürüdüm. Durmak için karşı tepe ve eteklerini net olarak görecek bir yer seçtim. Daha sonrada kendimi ıslanmayı ve üşümeyi göze alarak karın üzerine çuval gibi bırakıp yere oturdum. Sağ olsun Yaşar’ın getirdiği içi saman dolu yastığın üzerine kurulunca da artık soğuk da işlemez olmuştu. Şimdi keyifle oturmuş etrafımı gözetlerken uzaktan kopoyların havlamaları bile daha bir hoş geliyordu.
Etraftan ara sıra duyduğum silah sesleri bana güzel bir türkü gibi geliyordu. Bazen köpekler havlayıp beni heyecanlandırıyor, bazen de araziyi tam bir sessizlik kaplıyordu. Tam zirvenin kenarında oturuyordum. Seyrettiğim o karlı manzara gerçek bir kartpostal gibiydi. Esen keskin rüzgardan yanaklarım yansa da hiç şikayetçi değildim. Yerime ulaşmış olmaktan ve bulunduğum ortamdan o kadar mutluydum ki tüm yorgunluğum gitmiş keyfim yerine gelmişti. Oturduğum yerden yavaşça sağdan sola doğru gözetlerken sol tarafımda bir karaltı fark ettim. Gözlerimi oraya çevirdiğimde önde büyük arkada küçük iki domuzu meşelerin içinde ama küçük bir açıklık alanda gördüm. Mesafe tahmini yüz yirmi metre civarı idi. Hemen sol dirseğimi yerde kırdığım sol dizimin üstüne koyup destek alıp büyük domuza ateş ettim. Fakat tüfeği kaldırdığımda hayvanın ilk boynunu gördüğüm ve nişanımı değiştirip daha geniş bir alan olan koltuk altına tutmadığım için domuzun ani hareketi ile atışım manke olmuştu. Tüfek sesi ile beraber domuzlar geriye dönünce bu seferde arkadaki koşan küçük olan domuza tüfek attım. Ama onu da vuramadım. Şimdi iki domuz kısa meşeliğin içine girmişti. Sola, ileriye veya biraz yukarıya çıkıp da sağa dönerse görme ihtimalim dolayısı ile de bir daha atış imkanım olamayacaktı. Bu kadar efor boşa gitmek üzere idi. Ormanda koşan domuzlar gözden kaybolmuşken önde ilerleyen büyük domuz takribi iki yüz metre mesafedeki iki metrelik açıklıktan diğer meşeliğe geçti. Bende hemen tüfeğimi kaldırıp o ufak aralığa tuttum. Küçük olan domuz da o açıklıktan geçerken tetiği yavaşça ezdim. Önce merminin patlama sesi, sonra da çekirdeğin ete yapışmasının sesi kulağımda çınladı. Ben avımın vurulup vurulmadığını göremedim. Ama büyük domuzun meşeliğin içinde hayal meyal koştuğunu fark ettim. Küçük olan yani benim ateş ettiğim ise meşelikten çıkmamıştı.
Domuzun düştüğünü göremesem de vurmuş olduğumu düşünüyordum. Ama net bir şey söyleyemiyordum. Birazdan silah sesine yanıma gelen rehberlerde vurduğumu ve domuzun düştüğünü gördüklerini söylediler. Ama hala benim aklımda acaba mı? sorusu vardı. İki dakika kadar sonra tahmini domuzun düştüğü yere gelen köpekler meşeliğin içinde bayağı havlayıp orada oyalanınca domuzu vurduğuma biraz daha ikna oldum. Ben oturduğum yerden kalkmadan bir saat daha av bekledim. Ama başka gelen giden olmadı. Yani yanıma o kadar çok mermi alıp taşımama gerek yokmuş. Artık sürenciler domuzu vurduğum yere kadar gelmişlerdi. Yani birbirimizi uzaktan da olsa görebiliyorduk. Hakan yanıma gelip “Av bitti hadi gidelim abi.” deyince ben de “Avımı bulmadan gelmem.” diyerek onlardan ayrılıp sürencilere doğru tepeden inip diğer tepeye doğru karların içinde zorlanarak da olsa yürümeye başladım. Bata çıka bir yolculuktan sonra üç kişi avımı aramaya başladık. Tüfek attığım karşı tepeye bakıp şurada olmalı, yok buradadır derken köpeklerin birbirlerine hırlaması ile on metre sağımıza yöneldik. Domuzu bizden önce bulan kopoy kendi payını almaya başlamıştı bile. Kısa ve sık meşeliğin içinde vurulup kalan avımın yanına vardığımda aksi ve hırçın köpek hepimize hırlamaya başladı. Önce diğer köpekleri domuzun yanına sokmayan barak daha sonra bize diş gösterdi. Anlaşılan bizi domuzun yanına sokmaya niyetli değildi. Allahtan sürencilerden Necati kestiği bir meşe dalı ile köpeği kovaladı da bizde sık meşelikte domuzuma ulaştık. Avımın düştüğü yer çok sık olduğundan yanına girmemiz gerçekten zor oldu. Neyse ki diğer sürencideki nacak ile etrafı bayağı bir tıraşlayınca bize de fotoğraf alacak kadar bir açıklık oluştu.
Sonunda büyük bir efor harcayıp zirveye çıkmış, atışımı yapmış ve gidip domuzumu ele geçirip avımı tamamlamıştım. Dönüş yolunda kendi kendime “Bir daha buraya gelirsen bu zorlu zirveye çıkar mısın?“ diye sordum. Biraz düşündükten sonra cevabım bir kere daha evet idi. Eğer konu avcılık ise biraz antrenman ile aşılmayacak engel yoktur diye düşündüm. Şimdi üç kişi dönüşe geçmiştik. Oradan buradan konuşup sohbet ediyorduk. Fakat bir şey farklı idi. Bu sefer aynı zorlu yoldan değil güzel bir araba yolundan dönüyorduk. Bayağı şaşırmıştım. Necati’ye dönüp “Bu yol bizi arabaların oraya götürür mü?” dedim. O da bana “Tabii ki gider. Ama diğer avcıları bek yerlerine bırakmak için aşağıdaki yoldan yürümek lazımdı.” dedi. Yani ben tek başıma bu yoldan fazla yorulmadan o zorlu zirveye çıkabilirmişim. Bunu öğrendikten sonra daha fazla bir şey söylemedim ve de başka bir yazmayacağım.
Aşağıya indiğimizde benim atıp ta vuramadığım büyük domuzu Yakup’un vurduğunu öğrence sevincim bir kat daha arttı. Tüm avcı dostlarıma her daim rastgele.
http://i.hizliresim.com/ZdDEjG.jpg
http://i.hizliresim.com/kvkWDJ.jpg
http://i.hizliresim.com/NEq1og.jpg
http://i.hizliresim.com/aE5GA2.jpg
http://i.hizliresim.com/YbBN9k.jpg
http://i.hizliresim.com/81gdr1.jpg