15.Ağustos.2008, 15:06
KARAVANACI HÜSEYİN
2003 Ekim ayı sonları , dört avcı arkadaş kararlaştırdığımız gibi bir Cumartesi günü öğle saatlerinde Milas’tan, Söke istikametine doğru Lutullah ’ın arabası ile yola çıktık. Arabanın içinde Ormancı Lutullah , Koru Köylü İsmail , Hüseyin Sever ve ben olmak üzere dört kişiydik.
Hatasız , kazasız rahat bir yolculuktan sonra Beşparmak dağlarının eteklerine kurulu olan Yeşilköy’e vardık ve o köyde ikamet etmekte olan avcı dostum Mustafa Ali Aydınlık ‘ı , bizleri evinin önünde, omuzda tüfek,sırtta çanta , belde fişeklik olmak üzere hazır kıta, bekler vaziyette bulduk. Fazla oyalanmadan arkadaşımızı da arabaya alıp yola çıktık, kısa bir yolculuktan sonra dağın yamaçlarında kadar uzanan patika yolun sonuna vardık. Tüfek ve gerekli eşyaları yanımıza alıp dağın yamacına tırmanmaya başladık. 200 metre ancak gitmiştik iki kaya arasından bir keklik fırladı , atışa müsait şekilde olmasa da tam göstermeden tetiği çektim , sonuçta kekliği vuramadım, moralim bozulmuştu, kendi kendime söylene, söylene ilerlemeye devam ettim. Bir müddet sonra köpekler yeni bir koku tuttular ve devamında dik kayaların aralarına doğru gittiler , fakat bir yere geldiler dayandılar artık ilerlemeleri imkansızdı. Bunu gören M. Ali her birimizi yüksekçe bir kayanın üzerine çıkardı. Kendiside eline irice bir taş parçası alıp bir kayanın üzerine çıktı ve elindeki taşı aşağıdaki dik kayanın üzerine doğru savurdu, kopan taşın parçaları her biri ayrı yöne doğru dağıldı, ve o sesle 7-8 tane keklik kalktı. Hepimiz dahil olmak üzere, ikişer fişek atmamıza rağmen , maalesef bir tane bile olsun keklik vuramamıştık. O moral bozukluğu içerisinde yürürken önümüzdeki meşelikten iki tane daha keklik kalktı, ama biz keklikleri atış mesafesi dışına çıktıkları zaman görebildik, tabi ki tüfekte atamadık. Bu sanki tekrarlanan film şeridi gibi , ya yüksek kaya arkasından ya da orman arkasından kalkıp bizim keklikleri uzaklaşınca görme olayı birkaç kez tekrar etti. İyice gerilmiştim, gene kendi kendime söylenmeye başlamış şanssızlığıma yanıyordum. Çünkü avcılık yaşamımda bazı günler hep sakarına giderdi, her halde bu günde o günlerden biri olmalı diye düşündüm kendi kendime...
Mesela ava çıktığımda ilk kalkan avı ıskalarsam , genelde avın devamında da ıskalama aynen devam ederdi. Arkadaşlara ; moralimizi bozmayalım , belki bundan sonrası iyi olur diye ve başka da çaremiz olmadığı için tekrar ilerlemeye başladık . Çünkü zordur avcılık , her an hazır ve canlı olmak gerekir, hangi kayanın veya çalının arasından avın çıkacağını kimse bilemez, köpeklerin bile işe yaramadığı bir avlaktır Beşparmak Dağları , ve bu dağların keklikleri için köylüler “ İnsanı gözlerler ve en zayıf anında fırlarlar, fakat sen onu göremezsin “ diye boşuna dememişler , Beşparmak Dağlarının süsü, kınalı keklikler için ! Hadi o av günü için ben şansızım fakat diğer arkadaşlara ne oluyordu, yine avcı kolunda kayalık bir tepeyi geçerken , bize göre aşağıdaki boğazdan bizim çıkardığımız seslerden bir alay kekliğin gürleyerek kalktığını gördük, bu sayıları 10-12 civarında olan bir alaydı. Kalkan kekliklerin gideceğimiz istikamet doğrultusunda tepeyi aştıklarını izledik. Kekliklerin tahminen kondukları alana vardığımızda her birimiz atışa müsait bir kayanın üzerine çıktık, ardından taşlamaya başladık fakat şansızlığımız aynen devam ediyor, keklikler gene sıkı menzilinin dışından kalkmışlardı. Bende “Bugün av olmayacak arkadaşlar , nasibimizi yarın ararız dönelim “ diye diğerlerine seslendim ve kayanın üzerinden inmeye çalışıyordum ki , Hüseyin ve Lutullah ’ın arasından bir keklik havayı yırtarcasına fırladı . Hüseyin’de iyi bir atış sonrası kekliği vurmayı başardı , avın son anlarında da olsa bozulan morallerimizi o güne kadar “Karavanacı Hüseyin” diye takıldığımız arkadaşımız yerine getirmiş bir anlamda bizlere de ders vermişti...
Hepimiz sevinmiştik , aynı futbol maçlarındaki gibi ilk yarı biterken atılan golün getirdiği artılar gibi , bizde ertesi günkü av için moral kondisyon kazanmış ve ertesi gün çok güzel bir av yapmıştık.
Rasgele.
2003 Ekim ayı sonları , dört avcı arkadaş kararlaştırdığımız gibi bir Cumartesi günü öğle saatlerinde Milas’tan, Söke istikametine doğru Lutullah ’ın arabası ile yola çıktık. Arabanın içinde Ormancı Lutullah , Koru Köylü İsmail , Hüseyin Sever ve ben olmak üzere dört kişiydik.
Hatasız , kazasız rahat bir yolculuktan sonra Beşparmak dağlarının eteklerine kurulu olan Yeşilköy’e vardık ve o köyde ikamet etmekte olan avcı dostum Mustafa Ali Aydınlık ‘ı , bizleri evinin önünde, omuzda tüfek,sırtta çanta , belde fişeklik olmak üzere hazır kıta, bekler vaziyette bulduk. Fazla oyalanmadan arkadaşımızı da arabaya alıp yola çıktık, kısa bir yolculuktan sonra dağın yamaçlarında kadar uzanan patika yolun sonuna vardık. Tüfek ve gerekli eşyaları yanımıza alıp dağın yamacına tırmanmaya başladık. 200 metre ancak gitmiştik iki kaya arasından bir keklik fırladı , atışa müsait şekilde olmasa da tam göstermeden tetiği çektim , sonuçta kekliği vuramadım, moralim bozulmuştu, kendi kendime söylene, söylene ilerlemeye devam ettim. Bir müddet sonra köpekler yeni bir koku tuttular ve devamında dik kayaların aralarına doğru gittiler , fakat bir yere geldiler dayandılar artık ilerlemeleri imkansızdı. Bunu gören M. Ali her birimizi yüksekçe bir kayanın üzerine çıkardı. Kendiside eline irice bir taş parçası alıp bir kayanın üzerine çıktı ve elindeki taşı aşağıdaki dik kayanın üzerine doğru savurdu, kopan taşın parçaları her biri ayrı yöne doğru dağıldı, ve o sesle 7-8 tane keklik kalktı. Hepimiz dahil olmak üzere, ikişer fişek atmamıza rağmen , maalesef bir tane bile olsun keklik vuramamıştık. O moral bozukluğu içerisinde yürürken önümüzdeki meşelikten iki tane daha keklik kalktı, ama biz keklikleri atış mesafesi dışına çıktıkları zaman görebildik, tabi ki tüfekte atamadık. Bu sanki tekrarlanan film şeridi gibi , ya yüksek kaya arkasından ya da orman arkasından kalkıp bizim keklikleri uzaklaşınca görme olayı birkaç kez tekrar etti. İyice gerilmiştim, gene kendi kendime söylenmeye başlamış şanssızlığıma yanıyordum. Çünkü avcılık yaşamımda bazı günler hep sakarına giderdi, her halde bu günde o günlerden biri olmalı diye düşündüm kendi kendime...
Mesela ava çıktığımda ilk kalkan avı ıskalarsam , genelde avın devamında da ıskalama aynen devam ederdi. Arkadaşlara ; moralimizi bozmayalım , belki bundan sonrası iyi olur diye ve başka da çaremiz olmadığı için tekrar ilerlemeye başladık . Çünkü zordur avcılık , her an hazır ve canlı olmak gerekir, hangi kayanın veya çalının arasından avın çıkacağını kimse bilemez, köpeklerin bile işe yaramadığı bir avlaktır Beşparmak Dağları , ve bu dağların keklikleri için köylüler “ İnsanı gözlerler ve en zayıf anında fırlarlar, fakat sen onu göremezsin “ diye boşuna dememişler , Beşparmak Dağlarının süsü, kınalı keklikler için ! Hadi o av günü için ben şansızım fakat diğer arkadaşlara ne oluyordu, yine avcı kolunda kayalık bir tepeyi geçerken , bize göre aşağıdaki boğazdan bizim çıkardığımız seslerden bir alay kekliğin gürleyerek kalktığını gördük, bu sayıları 10-12 civarında olan bir alaydı. Kalkan kekliklerin gideceğimiz istikamet doğrultusunda tepeyi aştıklarını izledik. Kekliklerin tahminen kondukları alana vardığımızda her birimiz atışa müsait bir kayanın üzerine çıktık, ardından taşlamaya başladık fakat şansızlığımız aynen devam ediyor, keklikler gene sıkı menzilinin dışından kalkmışlardı. Bende “Bugün av olmayacak arkadaşlar , nasibimizi yarın ararız dönelim “ diye diğerlerine seslendim ve kayanın üzerinden inmeye çalışıyordum ki , Hüseyin ve Lutullah ’ın arasından bir keklik havayı yırtarcasına fırladı . Hüseyin’de iyi bir atış sonrası kekliği vurmayı başardı , avın son anlarında da olsa bozulan morallerimizi o güne kadar “Karavanacı Hüseyin” diye takıldığımız arkadaşımız yerine getirmiş bir anlamda bizlere de ders vermişti...
Hepimiz sevinmiştik , aynı futbol maçlarındaki gibi ilk yarı biterken atılan golün getirdiği artılar gibi , bizde ertesi günkü av için moral kondisyon kazanmış ve ertesi gün çok güzel bir av yapmıştık.
Rasgele.