PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : bunları biliyormusunuz....



çetin ekren
23.Şubat.2010, 22:35
Bunlari Biliyormusunuz ?


[HR]

Domates neden meyvedir?
Genellikle meyveler çig olarak (tabii yikandiktan sonra),sebzeler ise pisirildikten sonra yenilir. Bu da bazi yiyeceklerin meyve mi, yoksa sebze mi olduklarina dair karisikliklara yol açar. Örnegin domates salatada çig olarak yenilebilir, bunun yaninda tencere yemegi olarak dolmasi da yapilir. Bu durumda domates meyve midir, yoksa sebze mi? Genel kaninin ikincisi olmasina ragmen aslinda domates bir meyvedir.
Çarsi, pazar anlayisina göre, tabiatta bulundugu sekilde yenilen ve tadi tatli olan yiyecekler meyvedir. Çarsida, pazarda, marketlerde elma, çilek, üzüm ve muz meyve olarak kabul edilirlerken, taze fasulye, domates, kabak ve patates, sebze reyonlarinda bulunur.
Ancak bilim insanlari, yani botanistler, sebze-meyve ayirimini böyle yapmiyorlar. Onlara göre meyve, içinde etli veya kuru, çogunlugunu çekirdek diye adlandirdigimiz, kendi tohumu veya tohumlan bulunan yiyecektir. Bu tanima göre kayisi, seftali, üzüm, taze fasulye, domates, salatalik (hiyar) ve benzeri gida maddeleri teknik olarak meyvedir. Yani kisaca çekirdegi olan tüm yiyecekler meyvedir. Geriye kalanlar, yani patates, havuç, salgam, sogan, sarimsak gibi bitki kökleri, lahana, marul gibi bitki yapraklan, hatta aslinda bir çiçek olan karnabahar bile birer sebzedir.
Bu arada belirtmekte fayda var; biz bitkilerin degisik kisim-lanni yeriz. Örnegin, maydanoz yetistigi bitkinin yaprak kismi iken, karabiber agacin meyvesi, tarçin kabugu, susam ise bitkisinin tohumudur.


Lavabodan su neden saga dönerek bosaliyor?
Lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tikaci aniden çekin. Su düz olarak delikten bosalmayacak, döne döne bir hortum olusturacak sekilde bosalacaktir. Bu dönüs yönü kuzey yarimkürede saga dogru, yani saat yönünde, güney yarimkürede ise tam tersidir. Bilim insanlari buna 'Coriolis' kuvveti diyorlar.
Her iki yarimkürede böyle birbirine ters yönde hava akimlarinin ve okyanus akintilarinin oldugu herkes tarafindan kabul ediliyor da, bir lavabodan bosalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanin dönüsünün etkili olup olamayacagi tartisma konusu.Dünya kendi etrafinda dönerken her tarafindaki hiz ayni degildir. Ekvatordaki biri, bir günde dünya çapi kadar yani 40.000 kilometre giderken bir diger ifade ile saatte 1670 kilometre hizla yol alirken, tam kutuptaki bir insan sifir hizla sadece kendi etrafinda dönmektedir. Ayni sekilde gökyüzünde asili gibi duran bulutlar rüzgarin etkisini katmazsaniz yere göre hareketsizdirler ama altlarindaki kara parçasi ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutupdakilere nazaran hizli dönmektedirler.
A'yi ekvatorda, B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düsünelim. Bir top mermisini A'dan tam kuzeye nisanlayip attigimizda, atis sirasinda ekvatorun dönüs hizi B noktasina göre neredeyse iki kat olacagindan mermi B noktasinin dogusuna gidecektir.
Ayni sekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atilan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüs hizi daha çok oldugundan bu sefer hedefin batisina düsecektir. Yani kuzey yarimkürede kuzeye veya güneye atilan her sey atanin konumuna göre saga gitmektedir. Bu durum güney yarimkürede ise sola dogru gerçeklesmektedir.Her iki yarimkürede kuzey - güney dogrultusunda hareket eden hava akimlari ve okyanus akintilari bu durumdan etkilenirler. Kuzey yarimkürede saga, güneyde sola dönerler. Ancak bu, dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanuslarin dibindeki sürtünme ve bulutlarin, hava akimlarinin üzerinde bulunduklari yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle olusan bir tabiat olayidir.Bilim insanlari bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mik-ro ölçüde de mümkün olup olmadigini hala tartisiyorlar. Bir kismi burada suyun musluktan çikis sekil ve hizinin, lavaboya düstügü noktanin, lavabonun ve suyun gittigi yerin yapisinin etken oldugunu söylüyorlar, digerleri de ideal sartlarda 50 kere deney yapin ve görün diyorlar. Haydi banyoya, bilimsel deney yapmaya...!

Biber neden acidir
Biber aci degildir. Aci, tatlinin tersidir ve aciya örnek olarak kininin veya greyfurdun tadi gösterilebilir. Biber aci degil yakicidir. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin yakiciligi, içinde bulunan kapsaisin adi verilen bir tür bilesikten kaynaklanir. Bu maddenin büyük bir kismi, biberin etli kisminda ve tohumlarinda bulunur. Bu nedenle ucu pek yakici olmayan biberin, yenildikçe yakiciligi daha çok hissedilir.
Kapsaisin maddesi bibere yakicilik vermekle kalmaz, cilde temas ettiginde tahrise de yol açar. Hatta bu özelliginden dolayi bazi romatizma ilaçlarinin formüllerinde de kullanilir.
Yesil biber kirmizi olanindan daha yakici degildir. Yakici biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakimindan çok zengin olup, sicak havada yenilen yakici biberler insani terletirler ve terin buharlasmasiyla insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna karsin, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük salgisini da arttirir, solunum ve kan basincinda degisimler yaratir, bagirsaklarda emilimin azalmasina yol açar.
Hayvanlar üzerinde yapilan deneyler sonucunda, diger kanserojen maddelerle birlikte alindiginda, karaciger kanserinin ortaya çikmasinda, hizlandirici rolü oldugu konusunda ciddi kuskular vardir.
Biberden agzimiz yanica çogumuz hemen su içeriz ve bir ise yaramadigini görürüz. Peki nasil oluyor da, biberin yakici tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yag ve su kesinlikle birbirlerine karismaz. Biberlerin yakicilik veren maddesi yagli oldugu için, ne kadar su içerseniz için onunla birlesmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yagi absorbe eder ve mideye tasir.
Bir diger etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan görevini üstlenir, biberin yagi ile karisarak agzi temizler. Bu da yeterli degilse raki içilmesi önerilir. Raki da diger alkol içeren sivilar gibi yagi çözer ve sorunu giderir, ama sonuçlari ertesi sabah ortaya çikacak baska sorunlar getirir.

Paslanmaz çelik neden paslanmaz?
Çelik ile demir arasinda çok az bir fark vardir. Saf demir bir bakir kadar yumusaktir. Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon katilmasi ile inanilmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adi artik çeliktir. Demirin bol olmasi, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeligin de kullanimi çok yaygindir. Ancak çelikte de, demirde olan bir zayif nokta vardir. Paslanma, diger bir deyisle oksidasyon.
Günlük hayatimizda kullanilan esyalarin paslanmasi sonucu her yil dünyada milyonlarca dolar bosa gitmektedir. Bu kaybin büyük bir kismi demir ve çeligin paslanmasindan dolayidir. Paslanmayi kisaca demirin havadaki oksijen ile birlesmesi olarak tanimlayabiliriz. Aslinda bu elektro kimyasal bir reaksiyondur. Bu nedenle malzemenin bir yerinde baslayan paslanma boyanin altindan geçerek diger bir yerde ortaya çikabilir.
Sadece demir ve çelik degil diger metaller de paslanir. Örnegin, alüminyum, prinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzeme ile oksijenin birlesmesinden olusan çok ince tabaka, daha olusur olusmaz malzemenin hava ile temasini keserek koruyucu bir rol oynar, paslanmanin ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir ki, malzemenin rengi hemen hemen degismez. Demirdeki paslanmanin özelligi onun ve oksijen atomlarinin boyutlarindaki büyük farktan dolayi yüzeyde saglam bir birlesme olamamasi, paslanmanin malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü degil mukavemetin de bozulmasidir.
Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktari pasin rengini de belirler. Bu nedenle pasin rengi siyah veya çok koyu kahverengi olabildigi gibi sarimtirak da olabilir. Paslanmanin hizini artiran faktörlerden bir digeri de tuzdur. O da bu elektro-kimyasal reaksiyonun hizini arttirir. Kisin kar nedeni ile yollarina tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarinda paslanma daha hizli olur.
Paslanmaz çelikten önce, paslanmayi önlemek için malzeme boyaniyor veya galvaniz kaplaniyordu. Bu çözümler de özellikle saglik ve gida sektöründe baska sorunlar yaratiyordu. Ilk paslanmaz çeligi Harry Brearley, 1913 yilinda tesadüfen kesfetti. Tüfek namlulari için çesitli metalleri birlestirerek deneyler yaparken bazilarinin paslanmaya karsi dirençli olduklarini gördü. Her büyük bulusta oldugu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir ugras verdi.
Krom gibi bazi metaller, atom boyutlarinin birbirine yakin olmasindan dolayi oksijenle çok kolay ve süratli birlesirler. Kalinligi birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok saglam bir tabaka olustururlar. Baska reaksiyon olmaz. Bu tabaka zedelense bile tekrar olusur. Krom belli bir oranda çelige katilirsa yine ayni olay olur, çelik artik paslanmaz.
Paslanmaz çeligin içinde yüzde 10-30 krom vardir. Bu orana ve eklenecek nikel, titanyum, aliminyum, bakir, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bagli olarak kullanim yeri degisir.


Silah susturuculari nasil çalisir?
Filmlerde görmüssünüzdür. Aslinda kulaklara zarar verebilecek kadar yüksek olan silah sesi, silahin ucuna takilan boru gibi çok basit bir madeni parça ile neredeyse isitilemeyecek kadar, çok düsük bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten de susturucular silahin sesini çok aza indirirler ve de çok basit bir prensibe göre çalisirlar. Bir balon düsünün, bu balonu igne ile patlattiginizda yüksek bir ses çikar. Alt tarafi balonun içindeki basinçli havayi bosaltmissinizdir. Halbuki balonun agzini çok az açarak basinçli havanin yavasça bosalmasini saglarsaniz, çok az bir ses çikar.
Bir diger örnek de sarap siseleridir. Köpüklü sarap veya sampanya siselerinin mantarlari çikartildiginda çok yüksek bir ses çikmasina ragmen, normal bir sarabin mantari çikartildiginda az bir ses çikar. Çünkü sampanya sisesinde mantarin arkasinda sikistirilmis basinçli gaz bulunmaktadir.
Her iki örnekte de görüldügü gibi, kapali bir yerde sikistirilmis bir gaz aniden küçük bir delikten saliniverirse, ortaya bir patlama sesi çikmaktadir. Gazin basinci fonksiyonel olarak size gerekli oldugu için, bu sesi azaltmanin tek yolu bosalan gazin tek bir delikten degil de, daha büyük bir delikten bosalmasini
saglamaktir. Iste silah susturucularinin arkasinda yatan temel fikir budur.
Kursunu silahtan atabilmek için, kursunun arkasindaki barut ateslenir. Ateslenen barut çok yüksek basinçli ve hacimli bir sicak gaz ortaya çikarir. Bu gazin basinci kursunu namluya dogru iter.
Kursun mermiden çiktiginda, bir sisenin mantarinin çekilip çikarildiginda olusan sese benzer bir olay olur. Kursunun arkasindaki yaklasik santimetrekarede 200 kilogram olan basinç, sampanyanin mantarinin patlatilmasinda oldugu gibi, kursunun mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek bir ses çikmasina yol açar.
Namlunun ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan susturucunun hacmi, namludan 20-30 kat daha fazladir. Kursunun arkasindaki sikistirilmis, basinçli sicak gaz aninda buraya bosalir ve basinci yaklasik santimetrekarede 15 kilograma kadar düser. Kursun da namludan çikarken arkasinda sampanya örneginde oldugu gibi basinçli gaz olmadigindan, normal bir sarap sisesi mantari çikariliyormus gibi, çok az bir ses çikarir.


Yalan makinesi nasil çalisir?
Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da AB D'de polis sorgulamalarinda gerektiginde bir sanigin yalan makinesine baglanarak, dogruyu söyleyip söylemediginin kontrol edildigini görmüs veya okumussunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine alinmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadir.
Tolygraph' denilen bir alet ile saniga 4-6 adet sensör baglanir. Bu sensörlerden gelen çesitli sinyaller, dönmekte olan bir kagidin üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanigin,
• Nefes alis hizi.
• Nabzi.
• Kan basinci (tansiyonu).
• Terleme miktari.
kayda alinir. Bazi yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.
Yalan makinesi testi basladiginda, saniga önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu sekilde sanigin verdigi sinyallerin düzeni ögrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulmaya baslanilir ve sinyaller kayda alinmaya devam edilir.
Test süresince ve sonrasinda bir uzman grafikleri sürekli.
kontrol altinda tutarak, hangi sorularda sinyallerin degistigini tespit eder. Kalp atisinin hizinin artmasi, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. Iyi egitilmis bir uzman grafiklere bakinca nerede yalan söylendigini derhal anlayabilir.
Her seye ragmen, insanlarin sorulari yorumlamalari ve tepkileri farkli oldugundan, yalan söylerken farkli davranabildikle-rinden, bu test mükemmele ulasmis degildir, bazen yaniltici olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

Neden hapsiriyoruz ?
Hapsirma, ani, irade disi, sesli bir sekilde agizdan ve burundan nefes vermektir. Hapsirma burun kanallarindaki sinirlerin uyarilmasi sonucu olusan psikolojik bir reaksiyondur. Aslinda burnumuz nefes almamizda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarindan türbülans olusturarak geçerken hem isisi ayarlanir, hem de içindeki toz burada filtre edilir.
Buradaki sinirlerin uyarilmasinin nedenleri degisiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden isiga bakma gibi baska birçok nedenleri daha vardir. Hapsirmadan önce sanki bir yerimiz isirilmis gibi sinir uçlarinin ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgi gelir. Biz bunun pek farkina varamayiz.
Bu salginin ardindan beyine giden ikaz neticesinde bas ve boynumuzdaki kaslar uyarilarak ani nefes bosanmasi olayi yasanir. Ses tellerinin oldugu bölüm önce kapanir ve buradaki havanin basinci iyice yükselir. Sonra aniden açilarak hava yüksek bir sesle disari verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabanci maddeler ve soguk alginligi yaratan mikroplar da. Ancak tip bilimi hapsirma ile yayilan mikroplarin, elle yayilanlardan çok daha az oldugunu saptamis bulunmaktadir.
Uyku sirasinda özellikle rüya safhasinda sinir sisteminin bazi elemanlari kapali oldugundan normal sartlarda hapsirma olmaz. Uyari çok kuvvetli ise olabilir ama aninda uyanilir. Ancak bu beyin tarafindan tehlike olarak algilanmaz. Uyurken ayagini gidikladigimiz kisinin ayagini çekip, arkasini dönüp, uyumaga devam etmesi gibi.
Hapsirma refleksinin detaylari tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir sey var. Hapsirirken gözlerinizi açik tutamazsiniz. Bunu bilim insanlari vücudumuzda bir aci veya agri duydugumuzda gözlerimizi kapatmamiza bagliyor. Kibarlik olsun diye hapsirigi tutmaya çalismak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Günes isigi ile karsilasinca hapsirmanin genetik oldugu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18'i bu hassasiyete sahip. Hapsirma sayisinin da genlerle nakledildigini ileri süren bilim insanlari var. Bazi ailelerde üç kere hapsirilirken, bazilarinda sekizincide duruyormus.
Insanlara hapsirdiktan sonra 'çok yasa' deme adetinin kökeni Hiristiyanlarin 'God bless you' yani 'Tanri seni takdis etsin' veya Tanrinin hayir duasi üzerinde olsun' cümlesine dayanmaktadir. Altinci yüzyilda hapsiranlara vücutlarindaki seytani attiklari için tebrik anlaminda söylenen bu söz büyük veba salgini baslayinca Papa tarafindan söylenmesi zorunlu kilindi ve kanunlastirildi.

Neden hıçkırırız?
Akcigerlerimiz kaburgalarimizin içinde birer torba gibi dururlar. Nefes aldigimizda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava alarak siserler. Gögsümüzü karnimizdan ayiran ve akcigerlerimizin altina bitisik büyük bir kas olan diyafram, büzüserek cigerlerimizin genislemesini saglar, nefes almamiza yardimci olur.
Süratli yemek yenildiginde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar da hava alinir. Hiçkirik, yiyecegin yüzeyine yapisarak sindirim sistemine giren bu havayi atmak için sistemin gösterdigi bir tepkidir. Diyafram süratle büzüserek, çok ani ve hizli nefes almamizi saglar. Bu arada bogazimizin üst tarafinda, ses tellerimizin bulundugu kisimda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da 'hick' seklinde bir sesin çikmasina neden olur.
Midedeki bir olayla diyaframin iliskisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakin hatta iç içe geçmis olmalarindandir. Bu nedenle en çok yemekten sonra hickiririz. Sindirim islemi bittikten sonra hiçkirik olmaz. Hiçkirigi önlemek için çok çesitli öneriler vardir. Bas asagi durmak, yavas yavas su içmek, kollan yukarida tutmak, nefesi tutmak, ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmagi kulaga bastirarak su içmek ve korkutmak gibi.
Bunlardan korkutarak insani sok etmek, dolayisiyla sinir sistemini etkilemek, derin nefes alarak diyaframin mideyi itmesini saglamak ve de kandaki düsük karbondioksit seviyesinin hiçkirigin olusumunu hizlandirdigi bilindiginden nefesi tutmak en mantikli önlemlerdir.
Aslinda ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hiçkiriklar yaklasik 5 saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle ugrasirken, o zaten kendi kendine kesilir. Hiçkirigi kesmek için kabul edilen genel görüs hiçbir önlemin hiçkirigi kesmedigidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda, muhakkak tibbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde operasyon yapilmasi bile gündeme gelebilir.
Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmalarin, enfeksiyonlarin ve ülser gibi hastaliklarin da hiçkirigi meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hiçkirik süresince bir sey yememekte ve içmemekte fayda vardir, çünkü bu sirada tekrar fazla hava alinabilir.
Hiçkirigi önlemek için en iyisi yemegi yavas yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek yerken karbonatli içki içmeyin, yemege konsantre olun, çok konusmayin ve gülmeyin. Yemege sayginiz ne kadar artarsa, hiçkirik o kadar azalir.


24 ayar altin ne demektir?
Bizde altinin safligini gösterme ölçüsü olarak genellikle 'ayar' kelimesi kullanilir, ama uluslararasi piyasada kullanilan kelime 'kirat'tir. 'Kirat' hem altinin, hem de elmas ve diger kiymetli taslarin ölçümünde kullanilan bir birimdir.
Elmas ve degerli taslan ölçmede kullanilan 'kirat'in bir birimi 200 miligrama (0,200 gram) esittir. Yani 20 gramlik bir elmasiniz varsa, bu 100 kiratlik bir elmastir. Dogada bulunan elmasin büyüklügü çok seyrek olarak bir santimetrenin üzerindedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 3.106 kiratlik 'Culli-an'dir. Bundan 530 ve 517 kiratlik iki büyük ve 100 küçük elmas islenmistir.
Altinda kullanilan 'kirat' veya 'ayar' ise altinin safligini gösterir. 24 kirat (ayar) altin, içinde karisik baska bir metal olmayan yüzde yüz saf altindir. Tamamen saf altin çok yumusak oldugundan genellikle bakir veya gümüs ile karistirilir. Her bir kirat (ayar) altinin tümünün 24'de biridir. Örnegin bir bilezigin 24'de 18'i altin, 24'de 6'si da gümüsten yapilmissa, o bilezik 18 kirat
(ayar) altindir.
Altini ölçmede kullanilan bu komik sistem, yaklasik bin yil evvelki Almanlarin Mark isimli bir altin parasindan kaynaklanmaktadir. Tamamen saf altindan yapilan bu para 4,8 gramdi ve elmas ölçü biriminde agirligina göre 24 kirat ediyordu. Sonradan içine baska maddeler karistirildikça içindeki altin miktarina bagli olarak kirat ölçüsü düsürüldü.
Altin beyaz, kirmizi, sari gibi çesitli renklerde begenimize sunulur. Altin, bakir ile karistirilmissa 'kirmizi altin', gümüs ile karistirilmissa 'sari altin', nikel veya platin gibi metaller içeriyorsa 'beyaz altin' adi verilir.

Bozuk paralarin kenarlari neden tirtillidir?
Özellikle kagit para devrinden önce, alisveriste kullanilan paralar altin ve gümüs içeriyorlardi. Her devirde oldugu gibi, o devirde de bulunan bazi düzenbazlar, bu paralari kenarlarindan kaziyarak, çok az miktarda da olsa, bu degerli madenleri biriktiriyor, parayi da tekrar kullanabiliyorlardi.
O devirlerde tüccarlar, parayi tartiyorlar ve agirligi eksikse kabul etmiyorlardi. Tabii, para da elinizde kaliyordu. Antik para kataloglarinda dikkat ederseniz, paralarin büyük bir kisminin tam yuvarlak olmadigini görürsünüz.
Bu sorunu çözmek ve halki eksik paraya karsi korumak için bozuk paralarin kenarlari tirtilli yapilmaya baslandi. Bu tirtillar sayesinde paranin kenarinin kazindigi hemen belli oluyordu ve kenari kazinmis parayi kimse almiyordu.
Bu adet günümüze kadar devam etti. Artik içinde degerli bir maden bulunmamasina ragmen, bozuk paralarimizin kenarlarinda ya tirtil ya da bir yazi vardir.
Günümüzde madeni paralar 'bozukluk' veya 'ufaklik' adi altinda sadece küsuratlari ödemede kullaniliyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini kanundan almalarina ragmen, kullanilmalarinda bazi sinirlamalar vardir.
Gerek kagit, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapilan ödemeleri kabul etmemek mümkün degildir. Buna 'Kanuni Tedavül Mecburiyeti' denilir ki, kagit paralarda bu mecburiyet sinirsizdir. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa olsun, bunu karsi taraf kabul etmek mecburiyetindedir.
Madeni paralarin ise mecburiyeti sinirlidir. En çok üzerlerinde yazan degerin 50 katini tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örnegin 50 bin liraliklarla, 2,5 milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasini da bozuk para ile ödeme isteginizi karsi taraf kabul etmeyebilir.
Kagit paralarin Merkez Bankasi tarafindan basildigi bilinir de, madeni paralari Maliye Bakanligi'nin çikardigi pek bilinmez. Madeni paralarin toplam para stoku içindeki orani da yaklasik yüzde l civarindadir.
Hiç dikkat ettiniz mi? Insan yüzleri kagit paralarda önden, madeni paralarda ise yandandir. Madeni paralarda yer çok küçük oldugundan, kabartma teknigi ile bir yüzün tam detayini vermek mümkün olamamaktadir. Yandan bir profil kisiyi daha iyi taninir kilmaktadir.

Aylarin günleri neden 28, 30, 31 gibi farkli?
Romalilar milattan 758 yil önce 10 aylik takvim uygulamasina basladilar. Bu ilk orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin esit oldugu, binlerce yildir hayatin baslangiç zamani olarak kabul edilen Mart ayindan baslamak üzere, Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayis), Junius (Haziran), Quin-tilis (Temmuz), Sextilis (Agustos), September (Eylül), October (Ekim), November (Kasim) ve December (Aralik) idi.
Bu ay adlarindan Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralik) kadar olanlar, 5, 6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarinin Roma'li-larca telaffuz edilis sekliydi yani, Mart baslangiçli takvime göre bu aylar yilin 5'inci, 6'nci, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve 10'uncu aylariydilar. Bu 10 aylik takvim geride hesaba katilmamis daha 60 gün birakiyordu.
35 Yedek olarak birakilan bu 60 gün sorun yaratinca, Janarius (Ocak) ve Februarius (Subat) adlari ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandi. Yani yilin ilk ayi Martius (Mart), son ayi ise Februarius (Subat) oldu.
Asirlar sonra milattan 46 yil önce Roma Imparatoru Julius Caesar (Sezar), muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazi degisiklikler yapti. On bir ayi 30 ve 31 gün olarak iki sekilde düzenledi, yilin son ayi olan Subat'a 29 gün verdi, her dört senede bir Subat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir bilinmez Janairus'u (Ocak) yilin ilk ayi olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4 yilda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yilin ikinci ayi konumuna gelmesine ragmen Februarius'a (Subat) eklenilmesine devam edildi.
Julius Caesar'in beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayi!) sonra, Romalilar bu çok sevdikleri imparatorlarinin anisina Quintilis (Temmuz) ayinin ismini July olarak degistirdiler.
Ondan sora tahta çikanlardan, Augustus kendi serefine, Sex-tilis (Agustos) ayinin adini kendi ismi ile degistirerek, bu aya August adini verdi. Ama ortaya baska bir sorun çikmisti. Sezar'm ayi 31 gün, Augustus'un ayi ise 30 gün çekiyordu. Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Su-bat'tan bir gün daha alarak Agutos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da esitlenmis oldu.
îste size takvimin, niçin 12 ay oldugunun, aylarin isimlerinin nasil kondugunun ve niçin farkli sayida günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra eklenecek artik günün niçin yilin sonuncu degil de, alakasiz bir sekilde ikinci ayina eklendiginin küçük bir hikayesi.
Özellikle ortaçagda takvimler üzerinde o kadar oynanmistir ki, yapilan bilimsel hesaplamalara göre, Isa'nin bugün kabul edilen Milattan, yani Isa'nin dogumundan yaklasik 6 yil önce dogdugu, 36 yil yasayip Milattan sonra 30 yilinda öldügü ileri sürülmektedir.


ALINTIDIR...

Recep DÖNMEZ
24.Şubat.2010, 06:39
Çetin kardeşim!
Öncelikle alkışlıyorum bu değerli ve önemli bilgileri
bizlerle paylaştığın için....
Ben şahsen bunların çoğunu bilmiyordum,günlük yaşamımızda
yer alan bu bilgilerdeki durumlardan bir çoğumuzun bilgisi yoktur
sanırım.Şimdi ben sayende birçok bilgiyi öğrenmiş oldum...
Teşekkürler kardeş!!!
24 Ayar altın gibisin benim gözümde...
Saygılar...

İBRAHİM AKKAYA
24.Şubat.2010, 06:57
Çeto kardeşim hepsini soluksuz okudum bilim ve tarihi benim ilgi alanım.
Sayende dağarçığı genişlettik.
Sağol kardeşim.
Recep kardeşim avcılığını gümüşe benzetiyor ama .http://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/cheesy.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/cheesy.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/cheesy.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/cheesy.gif
İnsanlığın altın demiş.
Nede olsa insan sarafı RECEP"İM.http://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/grin.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/grin.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/grin.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/grin.gifhttp://www.avkolik.net/forum/Smileys/classic/grin.gif

Halil KÜÇÜK
24.Şubat.2010, 07:00
Çetin dostum
Her konuyu ,her kelimesini dikkatle okudum
bilmediklerimizi de ,sayende öğrenmiş olduk
paylaşımın için ayrıca teşekkürler
Selamlar

Osman KARATEPE
24.Şubat.2010, 07:00
Çetin abi çok ilginç bilgiler.Teşekkür....

Mesut BÜLBÜL
24.Şubat.2010, 08:26
bu konu yu okumak vede cevap vermek uzun zaman alır diye düşünüyorum karambora sıkmayalım zamanım olursa okumaya calışacağım diye cevap yazamıyorum selamlar sayğılar

İsmail ÇIKRIKÇI
24.Şubat.2010, 10:31
Bilmediğim değerli bilgiler için teşekkür ederim.

kapadokyali_1981
24.Şubat.2010, 11:37
Daha bilmediğimiz kimbilir neler var bakalım daha neler öğrenecez.

cemalreis
24.Şubat.2010, 11:37
Çetin kardeşim çok faydalı bilgiler sağolasın

24.Şubat.2010, 11:57
çetin usta kalavyene sağlık.teşekkürler

çetin ekren
24.Şubat.2010, 15:57
ilgiyle okuyanlara ve yorumlarıyla renk katan arkadaşlara teşekkürler...

24.Şubat.2010, 20:10
emeğine saglık güzel paylaşim

25.Şubat.2010, 07:19
çetin kardeş eline saglık çok faydalı bir paylaşımm saolasın