Burak SEZER
07.Mayıs.2011, 13:39
Öncelikle Herkese Selamlar...
Bildiğimiz gibi deyimler ve atasözlerinin günlük hayatımızdaki yeri tartışılmaz.Gerek anlatımı güzelleştirmek gerek ders vermek gerek ders almak için...
Son günler de okuduğum İskender Pala'ya ait İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK adlı kitabında günlük hayatta kullandığımız çoğu deyimin nasıl ortaya çıktığı ilginç hikayeleri ile anlatılıyor.
Zaman buldukça bunlardan birkaçını sizlerle paylaşacağım..Benim fazlasıyla ilgimi çekti umarım sizlerde beğenirsiniz..
http://i52.tinypic.com/2l2nvs.jpg
TASI TARAĞI TOPLATMAK
Bağdat dilencilerinden, meşhur bir Abbas Oş var imiş. Mevsimine göre ya cerre çıkmak; yahut dilencilik yapmak suretiyle zengin olmuş. Bütün Bağdat'ın tanıdığı bu adamın şöhr* etinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas'ı kollamaya başlamış. Nihayet bir ramazan gecesinde hamama girdiğini görüp ardınca içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:
— Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın incel* iklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne guna usul ve kavaidi var ise bilcümle öğrenmek isterim, şu mübarek geceler hürmetine, lütfediniz!..
Abbas, bu girizgâhtan sonra şevke gelip cevap vermiş:
— Peki evlât, öğreteyim. Dilenciliğin başlıca üç kuralı vardır; kulağına küpe olsun. Bir, her nerede olursa olsun istemeli. İki, her kimden olursa olsun istemeli. Ve üç, her ne olursa olsun istemeli.
Yeni yetme dilenci hemen o anda Abbas'ın elini öperek demiş ki:
— Ustam, ben fakirim, Allah rızası için bir şey!.. Abbas şaşırmış.
— Burası hamam bre! Burada dilencilik mi olur?
— Her nerede olursa istemeli dedin ya usta!
— İyi ama ben zaten senin kadar fakir bir dilenciyim.
— Öyle ama, ikinci kural, istemek için adam seçmemek gerektiğini bildirmiyor muydu?
— Fe subhanalllah! Bu kurna başında, ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarda. Paralarım evde. İşte ortada bir tasım bir tarağım var.
— Usta, şimdi senden öğrendiğim kuralların üçüncüsü der ki, her ne olursa olsun istemeli. Ben tasa tarağa da razıyım.
Abbas şaşkın, etraftan onları dinleyenler hayrette, adam tası tarağı almış ve hamamdan çıkıp gitmiş. O günden sonra Abbas dilenciliğe tövbe etmiş ve soranlara da;
— Tası tarağı toplattık! Gayri bizden bu işler geçmiş, diye yakınırmış
SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA
Önce, Barış Manço'ya rahmetle şu mısraları okuyalım: Yaz dostum! Yoksul görsen besle kaymak bal ile
Yaz dostum! Garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum! Öksüz görsen sar kanadın, kolunu
Yaz dostum! Kimse göçmez bu dünyadan mal ile
Yaz tahtaya bir daha/Tut defteri kitabı
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa/Bir gün öder hesabı
Evet! Hesabı öde(me)yen Sarı Çizmeli'nin hikâyesi şöyle:
Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi, uşağını çağırıp tembih etmiş:
— Bak a efendi! Aydın'dan Mehmet Ağa isminde birisi gelecek. Harman zamanında sarı çizme alması için on dört akçe vermiştim. Borcunun vadesi geldi, bugün defterden borc* unu sildim. Şimdi faytona bin, doğru istasyona! Uzun boylu, orta yaşlı, efe bıyıklı biridir, hemen tanırsın.
Uşak istasyona varmış. Tren boşalmaya başlamış. Bir müddet, tarife uygun adam aramışsa da nafile. Bari çizmesinden tanıyayım diye bu sefer ayakları tarassuda başlamış. Ne var ki sarı çizmelerden giyen giyene. Nihayet çaresizlik içinde en benzettiği kişiye seslenmiş:
— Mehmet Ağa! Bizim bey seni konakta bekliyor.
Tesadüf bu ya, sarı çizmeli adamın adı Mehmet olup Aydın'da kendisini ağa diye çağırırlarmış. Beraberce konağa varmışlar. Bey bakmış ki gelen sarı çizmeli ile onun borçlusu Mehmet Ağa arasında bir benzerlik yok. Elindeki defterin alacak hanesine bir yandan Mehmet Ağa'nın adını yeniden yazarken, diğer yandan uşağı paylamaya başlamış. Nihayet uşak:
— Bey, demiş, burası koca bir şehir, sarı çizmeli de çoktu; Mehmet Ağa da. Seninkini yaz deftere bir daha!
Bu hikâye halk arasında yayıldıktan sonra, kim olduğu, ne olduğu belli olmayan birisinden bahsedilirken "Sarı çizmeli Mehmet Ağa" deyimi kullanılmaya başlanmıştır.
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜTMEK
Ziya Paşa'nın "Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz" diye bir bercestesi vardır. "Lâfla peynir gemisi yürümez!" sözü, halk arasındaki aşağı yukarı bunu karşılar. Rivayete göre bir zam* anlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal var ise gem* ilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde bulun* urmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
— Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
— Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici:
— Efendi, lâfla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lâzım, yağ lâzım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş:
— Lâfla peynir gemisi yürümez ha!?..
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Giyim kuşamına özen göstermiş, şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık "iki dirhem bir çekirdek" sözü kullanılır. Bu yakıştırma, ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır. Belki biliyorsunuz, bir okka bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar. Okkanın dört yüzde birine, dirhem adı verilirdi. Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.)
Dirhem, daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür. Ancak sarraflar, dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kull* anırlar. Buna çekirdek denir ki toplam, 5 santigram karşılığıdır. Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını, toplam iki dirhem ve bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere, iki dirhem bir çekirdek yakıştırmas* ında bulunanlar, mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir.
to be continued :)
Bildiğimiz gibi deyimler ve atasözlerinin günlük hayatımızdaki yeri tartışılmaz.Gerek anlatımı güzelleştirmek gerek ders vermek gerek ders almak için...
Son günler de okuduğum İskender Pala'ya ait İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK adlı kitabında günlük hayatta kullandığımız çoğu deyimin nasıl ortaya çıktığı ilginç hikayeleri ile anlatılıyor.
Zaman buldukça bunlardan birkaçını sizlerle paylaşacağım..Benim fazlasıyla ilgimi çekti umarım sizlerde beğenirsiniz..
http://i52.tinypic.com/2l2nvs.jpg
TASI TARAĞI TOPLATMAK
Bağdat dilencilerinden, meşhur bir Abbas Oş var imiş. Mevsimine göre ya cerre çıkmak; yahut dilencilik yapmak suretiyle zengin olmuş. Bütün Bağdat'ın tanıdığı bu adamın şöhr* etinden istifade etmek isteyen bir sefil, Abbas'ı kollamaya başlamış. Nihayet bir ramazan gecesinde hamama girdiğini görüp ardınca içeri dalmış ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle demiş:
— Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın incel* iklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne guna usul ve kavaidi var ise bilcümle öğrenmek isterim, şu mübarek geceler hürmetine, lütfediniz!..
Abbas, bu girizgâhtan sonra şevke gelip cevap vermiş:
— Peki evlât, öğreteyim. Dilenciliğin başlıca üç kuralı vardır; kulağına küpe olsun. Bir, her nerede olursa olsun istemeli. İki, her kimden olursa olsun istemeli. Ve üç, her ne olursa olsun istemeli.
Yeni yetme dilenci hemen o anda Abbas'ın elini öperek demiş ki:
— Ustam, ben fakirim, Allah rızası için bir şey!.. Abbas şaşırmış.
— Burası hamam bre! Burada dilencilik mi olur?
— Her nerede olursa istemeli dedin ya usta!
— İyi ama ben zaten senin kadar fakir bir dilenciyim.
— Öyle ama, ikinci kural, istemek için adam seçmemek gerektiğini bildirmiyor muydu?
— Fe subhanalllah! Bu kurna başında, ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarda. Paralarım evde. İşte ortada bir tasım bir tarağım var.
— Usta, şimdi senden öğrendiğim kuralların üçüncüsü der ki, her ne olursa olsun istemeli. Ben tasa tarağa da razıyım.
Abbas şaşkın, etraftan onları dinleyenler hayrette, adam tası tarağı almış ve hamamdan çıkıp gitmiş. O günden sonra Abbas dilenciliğe tövbe etmiş ve soranlara da;
— Tası tarağı toplattık! Gayri bizden bu işler geçmiş, diye yakınırmış
SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA
Önce, Barış Manço'ya rahmetle şu mısraları okuyalım: Yaz dostum! Yoksul görsen besle kaymak bal ile
Yaz dostum! Garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum! Öksüz görsen sar kanadın, kolunu
Yaz dostum! Kimse göçmez bu dünyadan mal ile
Yaz tahtaya bir daha/Tut defteri kitabı
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa/Bir gün öder hesabı
Evet! Hesabı öde(me)yen Sarı Çizmeli'nin hikâyesi şöyle:
Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi, uşağını çağırıp tembih etmiş:
— Bak a efendi! Aydın'dan Mehmet Ağa isminde birisi gelecek. Harman zamanında sarı çizme alması için on dört akçe vermiştim. Borcunun vadesi geldi, bugün defterden borc* unu sildim. Şimdi faytona bin, doğru istasyona! Uzun boylu, orta yaşlı, efe bıyıklı biridir, hemen tanırsın.
Uşak istasyona varmış. Tren boşalmaya başlamış. Bir müddet, tarife uygun adam aramışsa da nafile. Bari çizmesinden tanıyayım diye bu sefer ayakları tarassuda başlamış. Ne var ki sarı çizmelerden giyen giyene. Nihayet çaresizlik içinde en benzettiği kişiye seslenmiş:
— Mehmet Ağa! Bizim bey seni konakta bekliyor.
Tesadüf bu ya, sarı çizmeli adamın adı Mehmet olup Aydın'da kendisini ağa diye çağırırlarmış. Beraberce konağa varmışlar. Bey bakmış ki gelen sarı çizmeli ile onun borçlusu Mehmet Ağa arasında bir benzerlik yok. Elindeki defterin alacak hanesine bir yandan Mehmet Ağa'nın adını yeniden yazarken, diğer yandan uşağı paylamaya başlamış. Nihayet uşak:
— Bey, demiş, burası koca bir şehir, sarı çizmeli de çoktu; Mehmet Ağa da. Seninkini yaz deftere bir daha!
Bu hikâye halk arasında yayıldıktan sonra, kim olduğu, ne olduğu belli olmayan birisinden bahsedilirken "Sarı çizmeli Mehmet Ağa" deyimi kullanılmaya başlanmıştır.
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜTMEK
Ziya Paşa'nın "Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz" diye bir bercestesi vardır. "Lâfla peynir gemisi yürümez!" sözü, halk arasındaki aşağı yukarı bunu karşılar. Rivayete göre bir zam* anlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal var ise gem* ilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde bulun* urmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
— Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
— Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici:
— Efendi, lâfla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lâzım, yağ lâzım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş:
— Lâfla peynir gemisi yürümez ha!?..
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Giyim kuşamına özen göstermiş, şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık "iki dirhem bir çekirdek" sözü kullanılır. Bu yakıştırma, ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır. Belki biliyorsunuz, bir okka bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar. Okkanın dört yüzde birine, dirhem adı verilirdi. Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.)
Dirhem, daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür. Ancak sarraflar, dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kull* anırlar. Buna çekirdek denir ki toplam, 5 santigram karşılığıdır. Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını, toplam iki dirhem ve bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere, iki dirhem bir çekirdek yakıştırmas* ında bulunanlar, mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir.
to be continued :)